Paradigmanın iflası, insanları kalabalıkların çıkmaz sokaklarında “gerçek nedir, nerede bulunur?” sorusunun peşine düşürdü.
Vahiyden kopan insan, içindeki uğultulu boşluğu doldurmak için karanlıktan ve bunalımdan çıkış yolları aramaya başladı.
Bir zamanlar dinin mitolojik yorumlarına savaş açan inkârcılar, militan laikler ve modernist İslamcılar, birlikte dine saldırıyor; her şeye bidat ve hurafe damgası vuruyorlardı.
Kemalist selefîlik, Osmanlı’nın ve İslam ülkelerinin geri kalışını dine yüklerken, bu buhrandan çıkış yolunu İslam’dan uzaklaşmak ve Batı medeniyetinin kuyruğuna takılmakta görüyordu.
Oysa Türkiye, bir asrı aşkın süredir Avrupalı olmayı başaramadı; Batı’ya kendini kabul ettiremedi. Bu yüzden yarım asırdan fazladır Avrupa Birliği’nin kapısında bekletilmekten yorgun ve yılgın düştük.
Avrupa Birliği, Antik Yunan ve Roma mitolojisinin temelleri üzerine, o hayali gerçekleştirme rüyasıyla kuruldu. Roma’nın ya da İskender’in düşlerinde Türkiye ve İslam ülkeleri yoktu. Biz, bu imparatorlukların işgal ettiği, sömürmeyi ve köleleştirmeyi hedeflediği coğrafyanın halklarıydık.
Tarih ve mitolojilerde daima güçlü ile zayıfın mücadelesi anlatılır. Güçlü, haksız da olsa hâkim; zalim ve korkak da olsa galip ve kahramandır. Tarihi de mitolojiyi de güçlüler kendi çıkarlarına göre yazar, yazdırır. Tarih onların yalanlarının, mitoloji ise uydurduklarının meyvesidir.
Uygarlığın çıkmaz sokaklarda tökezlemesiyle Yunan, Roma, Çin, Fin, Alman, Hint, Türk ve Anadolu mitolojileri yeniden insanın hayatına girerek onu şekillendirmeye başladı.
İnsanlık, hayalindeki uygarlığa ulaşmak için mitolojinin engin dünyasına sığındı. Ab-ı Hayat, Anka Kuşu, Şahmeran, Bozkurt, Asena gibi moral kaynakları; Samur ve Kızılelma gibi gönül ferahlatıcı, ufuk açıcı motifleriyle medeniyet umudu besledi.
Modernite, mitolojiye meydan okumuş; onu arkaik, karanlık, geçmişin tozlu raflarında kalmış bir hikâye olarak görmüştü. Materyalizm, pozitivizm ve sekülerizm, bilimin ilerlemesi için mitolojiyi engel sayarak ona savaş açtı. Onlara göre mitoloji, insan zihninin bilim öncesi basamağıydı; ilkeldi, çağdışıydı, din ve metafizikle karışıktı. Ne var ki mitoloji yeniden ilgi görmeye başlayınca bu düşünceler tarihin çöplüğüne atıldı.
Mitolojinin, insan varoluşunun bir anlatım biçimi olduğu tekrar anlaşıldı. Modernitenin ve teknolojinin baş döndüren girdabında boğulan insan, Dede Korkut, Köroğlu, Battal Gazi, Gençosman ve Hz. Ali cenklerinin kahramanlarını okumaya, hayal etmeye, onların idealizmini, fedakârlığını, insanlığını ve ahlaki duruşunu örnek almaya her zamankinden fazla ihtiyaç duymaktadır.
Mitolojik kahramanlar, efsaneler ve menkıbeler toplumsal hafızayı anlamanın metinleriydi. Onlar çekildikçe insan yabancılaştı, yabanileşti; insanlıktan uzaklaşıp hayvanlaşmaya başladı. Grek trajedileri ve mitolojileriyle Batı’nın dini tasavvurunu ve toplumsal düşüncesini anlıyoruz.
Mitoloji, sosyoloji açısından da önemli bir kaynaktır. Efsaneler ve menkıbeler, toplum belleğinin sembolik anlatımları olarak kültürün, tarihin, edebiyatın ve sosyolojinin anlaşılmasında büyük rol oynar.
İnsanın hakikati aramasında, tarihi anlamasında mitolojilerin yeri tartışılamayacak kadar büyüktür. Mitolojiden koptukça din, tarih, sosyal hayat ve gelecek tasavvurumuz da kuraklaşır, çoraklaşır, çölleşir. Mitoloji her şey değildir; ama hiçbir şey değildir de değildir.
Arif Altunbaş